12 Tolstoy, Akıl, Allah



İki gün öncesine gidiyor aklım. Kütüphanede birkaç kitap almış ve ödünç alma bölümüne ilerlemiş kitapları masanın üzerine koymuş işlemimin tamamlanmasını bekliyordum. O sırada başkası tarafından okunmuş ve geri iade edilmiş masanın üzerindeki bir kitaba ilişti gözlerim. Uzunca bir süre bakakaldım kitaba. O anda içimde alsam mı almasam mı fırtınaları kopuyordu.

Görevli bayana seslenerek şu üstteki kitabı da alabilir miyim dediğimi hatırlıyorum. Kitabı almıştım heyecanlıydım.

Kitabın ismini de söylesem daha az ıstırap çekmiş olacaksınız sanırım. Kitabın Türkçe çevirisindeki ismi Hz. Muhammed di.

Efendimizle alakalı siyer kitapları olmak üzere pek çok kitap okudum. Beni heyecanlandıran ise başlığın üzerindeki isim ve devamındaki açıklama yazısı olmuştu. 

Şöyle yazıyordu;

TOLSTOY
Ünlü Rus Yazarın İslam Peygamberi İle İlgili Kayıp Risalesi

Daha önceden Tolstoy ile ilgili Müslüman olduğu ile ilgili birkaç şey duymuştum ama o zamanlar bunu araştırma gereği duymamıştım. Böyle bir kitabının olduğundan ise haberimde yoktu.



Dönemin dinsiz ateist neslinin yetiştirilmeye çalışılan Rusya’sından böylesi deha bir yazarın efendimizle ilgili böyle bir kitap ele alması olayı benim açımdan ilginç kılan kısmıydı…
Heyecanlıydım demiştim. Eve kadar dayanamadım ve otobüse biner binmez kitabı açtım ve okumaya koyuldum.

Ve kitabın büyüleyici atmosferindeyim. Öncelikle çeviriyi yapan ya da projeyi hazırlayan ismin bir ön açıklaması ile karşı karşıyayız. Bize kitabın orijinali ile ilgili kısa kısa bilgiler veriyor. Daha sonra benim gibi, evet bu kitabı okuyoruz ama Tolstoy gerçekten Müslüman mıydı diye aklından geçirenlere bir cevap geliyor.

İlk bölüm Tolstoy’un inancı.

Çok derinlemesine Tolstoy’un hayatı ile ilgili bilgilere yer verirsem yazım biyografiye dönecek oysaki benim yazıyı yazma amacım Tolstoy, akıl ve Allah.

Ama şunu söylemeden geçmemekte fayda var Tolstoy ‘un Efendimize (S.A.V) olan sevgisi Hindistanlı alim Abdullah El-Sühreverdi tarafından yazılan Hazreti-i Muhammed’in (S.A.V) Hadisleri kitabını okuduktan sonra başlamıştır. Risalesini de buradaki hadislerden derlemiştir.

Kitabın ilk sayfalarında Tolstoy’un, kim olursa olsun beyninden vurulmasına neden olacak nitelikte zekice yazılmış şu ifadeleri sizi karşılıyor ve kitabı ne olursa olsun bir solukta okumalısınız diye bağırıyordu.

İfadesi şuydu;

“Bunu söylemek ne kadar tuhaf olsa da benim için Muhammedilik, Haça tapmaktan mukayese edilemeyecek kadar yüksekte duruyor. Eğer insan, seçme hakkına sahip olsaydı aklı başında olan her bir insan, şüphe ve tereddüt etmeden Muhammediliği; tek Allah’ı ve onun Peygamberliğini kabul ederdi.”

Bu sözler gerçekten hitap ettiği etki ettiği kesim açısından bakıldığında çok büyük bir önem taşıdığı apaçık ortadaydı.

Sayfalar hızla ilerlemeye başladı. Tolstoy bu risalede yaklaşık 15 sayfa Efendimiz (S.A.V) ‘in hadislerine yer vermiştir. Risalesine aldığı hadisler ise rastgele seçilmiş hadisler olmadığı apaçık ortadaydı. Seçimlerinde bile Tolstoy un zekasını görmek mümkündü. Seçtiği hadisler Efendimizin sevgiye ait sözleri, hoşgörü, ahlak, adalet, doğruluk ve daha pek çok evrensel konuların içine alan hadislerdi.

Tolstoy’un kitapta yer verdiği birkaç hadisi sizlerle paylaşmak istiyorum.

“Sizden biriniz, kendisi için arzu edip istediği şeyi, din kardeşi için de arzu edip istemedikçe, gerçek anlamda iman etmiş olmaz.” (Buhari İman 7)

İnsanlara merhamet edin ki Allah ta size merhamet etsin. (Buhari Tevhid 2)

“Tevazu ve anlayış olmadan iman olmaz.”(Tirmizi Birr 77)

Bunun gibi belki de okuyanın kalbine inşirah salan bir esinti olmuş, okuyanı korku, ümit çizgisinde koşturup duran 93 hadise yer vermiştir.

Bir bölümünde ise Tolstoy un kendisine gelen mektuplara verdiği cevaplara yer verilmiştir. Bu bölüm açıkçası Tolstoy un aslında kim olduğunu inancının ne olduğunu apaçık ortaya koyan bir bölümdü ve inandım ki Tolstoy Müslümandı.

Benim üzerinde duracağım ve okurken adeta şok üstüne şok geçirdiğim bölüme geldi sıra itiraflar bölümü.

Tolstoy Allah ı buluşunu itiraf ediyordu. Bana pek çok kere hadi artık bu düşüncenden sonra bulmuş olmalısın dediğim her yerde bir kere daha eski Tolstoy olmuş ve beni okurken üzmüştü.

Tolstoy apaçık bir gerçeği gözler önüne seriyordu. “İnsanlar yetiştiğin çevrenin etkisinde ne yaşarsa yaşar ve bunu kendim seçtim kendi hayatımı yaşıyorum sanır.”

Bu bir gerçekti kendimi düşündüm bir anda eğer Müslüman bir ailenin çocuğu olmasam Allah ı ve doğru dini inancı bulmak için ne kadar çaba gösterirdim ki ya da olaya bir de şuradan baktım İslam dinini ne kadar araştırdım ne kadar biliyorum ki? Koca bir hiçti cevabı ve benimde bunları kendime itirafım Tolstoy u doğru çıkarıyordu.

Tolstoy kendisinin dinden kopuşunu da aynen böyle açıklıyordu. Daha öncekiler dinden nasıl uzaklaşmışsa bende öyle uzaklaştım yani çevren neyi yaşıyorsa bende onu yaşıyordum şeklinde ifade ediyordu.

İnanç esaslarıyla ilgili düşüncelerini ise şöyle dile getiriyor.

“İnanç esaslarını herhangi bir yerde, yaşamdan uzakta ve yaşamadan bağımsız olarak kabulleniyoruz. O herhangi bir yerde karşımıza çıkınca da yaşamı hiç ilgilendirmeyen ve sanki sadece dıştan bir olaymış gibi karşılıyoruz ” diyor.

Ki gerçekten de öyle. Bu sadece Müslüman olmayan kişiler için geçerli bir kavram olmadığını o an idrak ediyorum. Evet bizde öyleyiz. İnancımızı yaşantımızdan hep bir adım hatta kilometrelerce ötede tutuyoruz. Yaşantımıza yön vermesine izin vermiyoruz. Şeklindeki kendime itirafım Tolstoy u bir kere daha haklı çıkarıyordu.

Tolstoy ‘un peşini ise aklını kurcalayan sorular bırakmıyordu. Bu onun belli bir dönem melankoliye düşmesine neden olduğunu ifade ediyordu.

Tolstoy un kafasını kurcalayan sorulardan biride yaşamı ile ilgili soruydu.
Şunu soruyu getiriyordu belki de Tolstoy un zihni onun düşüne sofrasına.

Niçin? Peki ya sonra ne olacak?

Gerçekten insan bu iki sorunun cevabına gerekli cevabı bulamazsa ölümün her şeyden daha tatlı geldiğini görecektir. Düşünüyorum ölüm gelecek bunu biliyorum ya sonrası diye bir şey yoksa o zaman neden yaşıyorum bu kadar amaçsız ise niçin bu kadar acı ve keder.

Tolstoy da bu soruları kendine soruyordu.

Tolstoy bu soruları sorduktan sonra bu soruların basit bir cevabı olduğunu düşünüyor eğer bir gün araştırırsa kolaylıkla bulabileceğini düşünüyordu. Ama cevabına ulaşamadığı bu sorular kendi ifadesiyle sonsuz kara bir leke gibi toplanıp büyüyordu.

Bu durumun kendisini iyice çaresiz bıraktığını ve en sonunda şu kanıya vardığını söylüyordu. Sağlıklı iken pek önem vermediği şeyin aslında dünyada onun için en önemli şey olduğuna karar verdiğini söylüyordu. Yani ölüm.

Tolstoy şöyle ifade ediyor “yaşantım sanki durmuştu. Sadece nefes alıyor, yiyor içiyor ve uyuyordum. Ancak bunları yapıyorum diye yaşıyorum demem mümkün değil çünkü ruhumu rahatlatacak aklımı tatmin edecek bir arzum yok” diyordu.

Daha sonrasında niçin yaşıyorum ve nasıl yaşamalıyım sorularına cevap ararken görüyoruz Tolstoy'u.

Şu itirafı ile devam ediyor Tolstoy.

“Bilimlerin içinde dolaşmam beni çaresizlikten kurtaramadığı gibi çaresizliğimi daha da artırdı.”

Gerçekten de aslında benim düşünceme göre Allah ı bulmadan bilim’in insanı daha derin bir bataklığa götürmekten başka bir şey yapmadığını şu anda bile görebiliyoruz. 

Bu cümleleri kurunca Uzaya ilk çıkan Rus astronot Yuri Gagarin’in şu cümleleri geldi aklıma. Bu sefer hem beni hem Tolstoy u doğrular nitelikte. 

Şöyle diyordu "Uzay a kadar çıktım ama orada (haşa) Allah ı göremedim" iftirasında bulunabiliyordu.

Bilim’in, Allah ı bulmadan yapılanı daha derin çukurlara düşürürdü insanı bu bir gerçekti. Ama ön yargısız Allah ı bulmak isteyen bir kişiye ise bilimlerin Allah diye bağırdığını, görmek isteyenin bu gerçekten kaçamayacağı da bir gerçektir.

Bilimle de aradığını bulamayan Tolstoy bu sefer yaşama yönelmiş çevresindeki insanların bu duruma nasıl çözümler bulduğunu incelemişti.

Sonuçta şu yargıya varıyordu;

“Aklım yaşamın akılsızca bir şey olduğunu kabul etmişti. Eğer daha yüksek bir akıl yoksa ki yoktur ve varlığı hiçbir şeyle ispatlanamaz o halde bence akıl yaşamın oluşumunu meydana getirir. Akıl olmasa, benim için yaşamda olmaz. Fakat bu akıl eğer yaşamın sebebi ise, yaşamı nasıl inkâr edebilir ki? Ya da tam tersine yaşam olmasa, benim aklım da olmaz; yani akıl yaşamın yaratığıdır. Yaşam her şeydir. Akıl yaşamın meyvesidir ve bu akıl yaşamı inkâr etmektedir. Bu noktada doğru olmayan bir şeyin var olduğunu hissediyorum” diyordu.

Aklın ilk başta mutlak yaratıcı olduğunu düşünmüş ve sonunda bunun doğru olamayacağı kanısına varmıştı.

Tolstoy’u doğru cevaba yaklaştıran şeyin ise kendine şu itirafı olduğunu açıkça görebiliyordum. “Ya bilmediğim başka şeyler varsa diye soruyordu kendine ve devam ediyordu cehalet böyle işler cehalet bilmediği şeyin saçma olduğunu söyler.”

Tolstoy sonunda şuna karar veriyordu. Akıl yolu ile elde edilen bilgi yaşamın anlamını inkâr etmektedir. Biliyordum ki akla dayalı bilgi yolunu izlediğimde yaşamı inkârdan başka bir şey bulamayacaktım. Yaşamın anlamını kavramak için kendimi akıldan kurtarmalıyım; yani bu anlam olmadan var olmayan akıldan. İnançtan çıkabilecek en iyi sonuç bu diyordu.

Anladım kadarıyla Tolstoy burada kurtulmayı düşündüğü akıl, Allah ı bulmadan mutlak var olduğunu düşündüğü aklın onu hiçlik ve yokluktan başka bir kapıya götürmediğini düşündüğü akıl düşüncesiydi.

Tolstoy inanç için şu büyüleyici tanımı yapıyordu. “İnanç insan yaşamının ya da anlamının öğrenilmesidir diyordu. O sayede insanın kendi varlığını yok etmeyerek yaşamını sürdürdüğü şeydir. İnanç yaşamın gücüdür. İnsan yaşıyorsa bir şeylere inanıyordur. Çünkü inançsız yaşanamaz diyordu.”

Bu noktadan sonra Tolstoy un dinleri araştırmaya başladığını görüyoruz. İslam dini hariç diğer dinleri tutarsız bulduğunu ifade ediyor ve şöyle diyordu Hristiyanlığa inanamıyorum.
Tolstoy daha sonra bir şey anlatıyor.

“Tam o sıralarda başıma bir olay geldi. Hayatıma bir kurşunla mı yoksa bir ilmekle mi son vermeliyim? diye düşündüğüm yıl kalbim bahsettiğim bu düşüncelerle hüzünlü bir duygu ile dağlanıyordu. Eğer bu duyguya bir isim vermek gerekirse Allah arayışı diyebilirim” diyordu.

Kitabın en sonunda Tolstoy tüm yaşadıklarını çok çarpıcı güzel bir hikâyeylede son veriyordu.

Kısaca hikâyeden bir kıssa verip yazımı da sonlandırayım istiyorum.

Beni bir kayığa oturttular ve sonra kayığı karşı kıyıya doğru yönelttiler. Kürekleri elime verip beni yalnız bıraktılar. Ben açıldıkça beni o bilmediğim yere doğru götüren akıntıda şiddetleniyordu. Ulaşmam gereken hedeften gittikçe uzaklaşıyordum. Etrafımda benim gibi akıntıya kapılan birçok kişi olduğunu gördüm. Ben bu insanları izlerken yönümü iyice kaybettim. Etrafımdan geçen gemiler başka yön yok diyorlardı ve onlara inanıp onların peşinden gidiyordum. Böylece çok uzaklaştım. İleride ise izlediğim kayıkların parçalandığını görüyordum. Ne yapmam gerektiğini bilmiyordum. O anda geriye baktım ve kayıklar ve gemiler gördüm inatla savaş vererek akıntıyı geçiyorlardı. Bir anda gitmem gereken hedefi hatırladım. Geriye döndüm ve akıntıya ters yönde kıyıya doğru kürek çekmeye başladım.

Kıyı Allah’tı; yön gelenek, kürekler ise bana verilen özgürlüktü. Ve bunlar bana kıyıya ulaşmaya çabalayayım Allah ile buluşayım diye verilmişti.

İşte Tolstoy böyle ifade ediyordu. Bir solukta okuduğum kitabın bir solukta da yazısını yazdım, yazı her ne kadar uzun olsa da umarım sizlerde bir solukta okumuşsunuzdur. Kitabı da en kısa zamanda okumanızı o büyüleyici itirafları birde Tolstoy dan dinlemenizi tavsiye eder huzurdan ayrılırım.


Murat Bilginer










Yorumlar